Vali Yiğitbaşı, sosyal medya ve mahremiyeti anlattı
Afyonkarahisar Valisi Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı, "Sosyal Medya ve Mahremiyet; Dijital Çağda Mahremiyet Anlayışımızın Değişimi" başlıklı bir yazı kaleme aldı. Sosyal medya ve mahremiyeti tüm detaylarıyla anlatan Vali Yiğitbaşı, "Bireyler, dijital platformlarda kendilerini sürekli olarak gösterme ve başkalarından onay alma ihtiyacı hissederken, mahremiyetin değeri ve anlamı da yıpranıyor" dedi....

Afyonkarahisar Valisi Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı, "Geleneksel Yayıncılıktan Dijital Dünyaya Medya ve Din" kitabında, "Sosyal Medya ve Mahremiyet; Dijital Çağda Mahremiyet Anlayışımızın Değişimi" başlıklı bir bölüm kaleme aldı.
"BAŞKALARINDAN ONAY ALMA İHTİYACI HİSSEDİLİYOR"
Dijital çağda mahremiyet anlayışında da bazı değişimler olduğuna dikkat çeken Vali Yiğitbaşı, kitabın giriş kısmında şu ifadelere ver verdi:
"Dijital teknolojilerin, özellikle de sosyal medya platformlarının günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olması hem bireysel hem de toplumsal hayatımızda önemli değişikliklere yol açtı. Bu değişimlerin en çok hissedildiği alanlardan biri de mahremiyet anlayışımızdır. Geleneksel mahremiyet sınırlarımızın dijital dünyada yeniden şekillendiği, hatta Zygmunt Bauman'ın "akışkanlaştığı" şeklinde ifade ettiği bir dönemden geçiyoruz. Sosyal medya, insanları sürekli görünür olmaya iten, özel hayat ile kamuya açık alan arasındaki çizgiyi belirsizleştiren yapısıyla bu değişimin tam merkezinde duruyor. Bireyler, dijital platformlarda kendilerini sürekli olarak gösterme ve başkalarından onay alma ihtiyacı hissederken, mahremiyetin değeri ve anlamı da yıpranıyor. Bu bölümde, sosyal medyanın mahremiyet anlayışımız üzerindeki etkilerini; gösteri toplumu düşüncesi, kişisel verilerin takibi, dinî ve ahlaki değerlerimiz, aile yapımız, çocukların durumu ve medya okuryazarlığı gibi farklı yönleriyle ele alacağız."
Vali Yiğitbaşı'nın birçok detaya yer verdiği, sosyal medyaya farklı bir pencereden bakmanızı sağlayacak yazısının devamını aşağıdaki bölümde okuyabilirsiniz.
SOSYAL MEDYA VE MAHREMİYET: DİJİTAL ÇAĞDA MAHREMİYET ANLAYIŞIMIZIN DEĞİŞİMİ
GİRİŞ
Dijital teknolojilerin, özellikle de sosyal medya platformlarının günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olması hem bireysel hem de toplumsal hayatımızda önemli değişikliklere yol açtı. Bu değişimlerin en çok hissedildiği alanlardan biri de mahremiyet anlayışımızdır. Geleneksel mahremiyet sınırlarımızın dijital dünyada yeniden şekillendiği, hatta Zygmunt Bauman'ın "akışkanlaştığı"1 şeklinde ifade ettiği bir dönemden geçiyoruz. Sosyal medya, insanları sürekli görünür olmaya iten, özel hayat ile kamuya açık alan arasındaki çizgiyi belirsizleştiren yapısıyla bu değişimin tam merkezinde duruyor. Bireyler, dijital platformlarda kendilerini sürekli olarak gösterme ve başkalarından onay alma ihtiyacı hissederken2 , mahremiyetin değeri ve anlamı da yıpranıyor. Bu bölümde, sosyal medyanın mahremiyet anlayışımız üzerindeki etkilerini; gösteri toplumu düşüncesi, kişisel verilerin takibi, dinî ve ahlaki değerlerimiz, aile yapımız, çocukların durumu ve medya okuryazarlığı gibi farklı yönleriyle ele alacağız.
1. GÖSTERİ TOPLUMUNDA MAHREMİYETİN YENİDEN ŞEKİLLENMESİ
Sosyal medya platformları, kullanıcıların hem içerik tükettiği hem de ürettiği hareketli alanlardır. Bu durum, insanları sürekli olarak kendilerini ve hayatlarını sergilemeye yönlendirir. Sanki “Ne kadar görünürsen o kadar varsın” veya “Paylaşmıyorsan yaşamıyorsun” gibi düşünceler yaygınlaşır ve insanlar en özel anlarını bile herkesin görebileceği bir vitrine koymaya başlar. Bu durum, Guy Debord’un yıllar önce ortaya koyduğu “Gösteri Toplumu”3 fikrini akla getiriyor. Debord’a göre gösteri, modern hayatta gerçek deneyimlerin yerini imajların ve temsillerin aldığı bir toplumsal ilişkidir4 ve sosyal medya bu gösteriyi daha da yaygınlaştırarak herkesi kendi hayatının bir sergileyicisi haline getirmiştir. İnsanlar, Erving Goffman’ın ifade ettiği gibi5 , dijital sahnede sürekli olarak kendilerinin idealize edilmiş bir versiyonunu sunma çabası içindedir. Bu sürekli performans ve görünür olma baskısı, mahremiyetin korunması gereken bir değer olmaktan çıkıp, tam tersine paylaşıldıkça değerlenen bir şeye dönüşmesine neden olabilir.
Dijital ortamdaki anonimlik veya yarı-anonimlik hissi de bu durumu kolaylaştırır. Yüz yüze iletişimdeki sosyal kontrolün zayıfladığı bu alanlarda, insanlar normalde paylaşmaktan çekinecekleri bilgileri veya görüntüleri daha rahat paylaşabilir hale gelir. Alan Westin’in bahsettiği “yalnızlık” ve “yakınlık” gibi mahremiyet alanları6 , sosyal medyanın sürekli bağlantı ve paylaşım kültürü içinde giderek daralmaktadır.
2. GÖZETİM EKONOMİSİ VE MAHREMİYETİN TİCARİLEŞMESİ: ÇOCUKLAR VE AİLELER
Sosyal medyanın mahremiyet üzerindeki etkisi sadece kişisel tercihlerle ilgili değildir; aynı zamanda derin ekonomik sebeplere de dayanır. Shoshana Zuboff’un “Gözetim Kapitalizmi”7 olarak adlandırdığı yeni ekonomik düzende, insanların deneyimleri ve kişisel verileri kâr elde etmek için bir ham madde olarak kullanılır. Sosyal medya platformları bu modelin en önemli oyuncularıdır. Kullanıcıların paylaştığı her bilgi, beğeni, yorum, hatta internette gezinme alışkanlıkları bile toplanır, analiz edilir ve özellikle hedefli reklamcılık gibi çeşitli ticari amaçlar için kullanılır. Bu durumda, mahremiyetin ihlali sadece sosyal bir sorun değil, aynı zamanda küresel dijital ekonominin temelini oluşturan bir süreçtir.
Bu ticari yapının en savunmasız üyeleri ise çocuklardır. “Sharenting”8 olarak bilinen, ebeveynlerin çocuklarının fotoğraflarını, videolarını ve kişisel bilgilerini sosyal medyada yaygın olarak paylaşma alışkanlığı, ciddi ahlaki ve güvenlik sorunlarını beraberinde getirir. Henüz kendi rızalarını açıklayamayacak yaştaki çocukların dijital kimlikleri, ebeveynleri tarafından oluşturulmakta ve bu durum onların gelecekteki mahremiyet haklarını tehlikeye atmaktadır. Bazı ailelerin sosyal medya üzerinden popülerlik kazanma, sosyal statü elde etme veya gelir sağlama (örneğin, çocuklarını birer “influencer” yaparak) amacıyla çocuklarının özel yaşamlarını aşırı derecede kamuya açması, mahremiyetin nasıl ticarileştiğinin ve bir araca dönüştürüldüğünün üzücü örnekleridir. David Lyon’un belirttiği gibi, gözetim artık sadece devletler veya büyük şirketler tarafından değil, günlük hayatımıza sızmış ve bireylerin de aktif katılımıyla “akışkan” bir hale gelmiştir.
3. DİNÎ VE AHLAKİ DEĞERLERİMİZ AÇISINDAN SOSYAL MEDYA VE MAHREMİYET
Sosyal medyanın insanları sürekli görünür olmaya ve kendini sergilemeye teşvik eden yapısı, İslam dininin temel ahlaki öğretileri ve mahremiyet anlayışıyla önemli noktalarda çatışmaktadır. İslam, kişinin özel hayatının dokunulmazlığını (mahremiyet) ve başkalarının kusurlarını örtmeyi (setr) temel bir değer olarak görürken10, sosyal medya platformları sıklıkla bu sınırların ihlal edildiği veya bilinçli olarak aşıldığı yerler haline gelebilmektedir. Kur'an-ı Kerim'de Hucurât Suresi'nde yer alan "Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın (tecâsüs etmeyin). Birbirinizin gıybetini yapmayın...11 mealindeki ilahi uyarı, sosyal medyanın doğasında bulunan başkalarını gözetleme, kıyaslama ve yargılama davranışları karşısında Müslümanlar için önemli bir hatırlatmadır. Tecessüs, yani başkalarının gizli hallerini merak edip araştırma yasağı, sosyal medya profillerinde veya paylaşımlarında aşırıya kaçan merak ve incelemelerle kolayca çiğnenebilmektedir. Benzer şekilde, gıybet ve iftira gibi dil ile işlenen günahlar, klavye başında ve kimliğin gizlenebildiği durumlarda daha kolay işlenir hale gelmiştir.
Bu platformların merkezinde yer alan beğeni, yorum, takipçi sayısı gibi ölçütler üzerinden değer görme ve onaylanma isteği, İslam ahlakının kesinlikle karşı çıktığı gösteriş (riya) ve başkalarına duyurarak itibar arama (sum’a) gibi manevi hastalıkları besleyebilir. Hz. Peygamber (s.a.s.), amellerin Allah katındaki değerini belirleyen asıl unsurun niyet olduğunu vurgulayarak, "Ameller ancak niyetlere göredir"12 buyurmuştur. Sosyal medyada yapılan paylaşımların arkasındaki niyetin sorgulanması bu açıdan çok önemlidir. Bir bilgi, Allah rızası için mi paylaşılıyor, yoksa entelektüel bir gösteriş için mi? Bir aile fotoğrafı, sahip olunan nimete şükür mü (tahdis-i nimet), yoksa başkalarına karşı bir üstünlük gösterme veya kıskançlık uyandırma amacı mı taşıyor? Yapılan bir ibadetin veya hayrın paylaşılması, başkalarını teşvik mi ediyor, yoksa riya mı içeriyor? Bu soruların samimiyetle cevaplanması, sosyal medya kullanımının ahlaki temelini oluşturur. Nitekim Mısır Baş Müftülüğü’ne sorulan “beğeni ve takipçi satın almanın caiz olup olmadığı” sorusuna verilen, bunun bir aldatma olduğu ve caiz olmadığı yönündeki yanıt13, görünürlüğü yapay yollarla artırma çabasının İslami açıdan kabul edilemezliğini gösteren somut bir örnektir.
Gösteriş ve itibar arzusunun yanı sıra, sosyal medyada idealleştirilmiş hayatların sürekli sergilenmesi, kişilerde kendini beğenme (ucb) ve hatta kibir (kibr) gibi tehlikeli duyguları da tetikleyebilir. Kişinin kendi paylaşımlarına gelen olumlu yorumlarla gururlanması veya başkalarının paylaşımlarına bakarak kendi sahip olduklarını küçümsemesi, nankörlüğe (şükürsüzlük) ve kıskançlığa (hased) yol açabilir. Haset, İslam ahlakında başkasının sahip olduğu nimetin yok olmasını istemek olarak tanımlanır ve bir müminin kalbinde barındırmaması gereken yıkıcı bir duygudur. Sosyal medyanın yarattığı sürekli kıyaslama ortamı, insanların Allah'ın kendilerine verdiği nimetlere karşı şükür duygusunu zayıflatabilir ve manevi huzursuzluğa neden olabilir. Bu nedenle, sosyal medyada gezinirken veya paylaşım yaparken niyetleri sürekli gözden geçirmek, Allah'ın takdirine razı olmak ve başkalarının sahip olduklarına karşı haset yerine gıpta (imrenme, hayırda yarışma isteği) duygularını beslemek önemlidir.
Müslüman bir bireyin sosyal medya kullanımında dikkat etmesi gereken bir diğer önemli konu ise zaman ve kaynak israfından (israf) kaçınmaktır. İslam, insanın kendisine verilen ömür, sağlık, mal ve zaman gibi nimetlerden sorumlu olduğunu ve bunları hayırlı yollarda kullanması gerektiğini öğretir. Sosyal medya platformlarının algoritmaları ve sürekli yenilenen içerikleri, kullanıcıları saatlerce ekran başında tutarak değerli vaktin boşa harcanmasına neden olabilir. Özellikle faydasız, boş (malayani) veya harama teşvik eden içeriklerle meşgul olmak, sadece zaman israfı değil, aynı zamanda manevi bir kayıptır. Bunun yanı sıra, sosyal medyada sürekli pompalanan tüketim kültürü, lüks yaşam tarzları ve modalar, insanları ihtiyaçları olmayan şeyleri almaya teşvik ederek mal israfına da yol açabilir. Müslüman hem zamanını hem de malını Allah'ın rızasına uygun şekilde, ölçülü ve bilinçli kullanmakla yükümlüdür.
Sosyal medyanın kontrolsüz ve bilinçsiz kullanımı, toplumsal düzeyde fitneye, yani bozgunculuğa, kargaşaya ve ahlaki bozulmaya da zemin hazırlayabilir. Özellikle mahremiyet sınırlarının ihlal edildiği, ahlaka aykırı içeriklerin normalleştirildiği, yalan haberlerin (dezenformasyon) ve kışkırtıcı söylemlerin hızla yayılabildiği bu platformlar, toplumsal barışı ve ahlaki düzeni tehdit etme potansiyeli taşır. İslam, Müslümanlara iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma (emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker)15 sorumluluğu yüklerken, aynı zamanda fitneye sebep olmaktan da şiddetle sakındırır. Bu nedenle, sosyal medyada içerik paylaşırken veya yorum yaparken, bunun toplumsal sonuçlarını, özellikle de fitneye yol açma ihtimalini göz önünde bulundurmak gerekir. Mahremiyeti ihlal eden, ahlaki değerleri zedeleyen, insanlar arasına düşmanlık sokan veya yalan bilgi içeren paylaşımlardan kaçınmak her Müslümanın görevidir.
Diğer yandan, dinî kimliklerini veya muhafazakâr yaşam tarzlarını sosyal medyada ifade eden bireylerin, zaman zaman ölçüsüz ve yıkıcı eleştirilere, hatta organize "linç" kampanyalarına maruz kalabildiği görülmektedir. Anonimliğin verdiği cesaret ve grup içinde sorumluluğun dağılması psikolojisi, bazı kullanıcıları normalde yüz yüze söylemekten çekinecekleri hakaret içeren ve aşağılayıcı ifadeler kullanmaya itebilmektedir. İslam'ın temel ilkelerinden olan başkaları hakkında iyi niyet besleme (hüsn-ü zan) ve delilsiz suçlamalardan kaçınma prensibi, bu tür dijital saldırganlıklarla tamamen zıttır. Bir Müslümanın hatası veya kusuru görüldüğünde dahi, İslam'ın öngördüğü yaklaşım, onu ifşa etmek ve linç etmek değil, uygun bir üslupla uyarmak ve nasihat etmektir.
Bu dijital linç kültürünün hedefinde zaman zaman dindar bireylerin olmasının bir sebebi, onların temsil ettikleri değerler nedeniyle daha yüksek bir ahlaki standarda sahip olmalarının beklenmesi olabilir. Ancak bu beklenti, yapılan hataları orantısız bir şekilde büyütmeyi veya tekil örneklerden yola çıkarak bütün bir kesimi suçlamayı haklı çıkarmaz. İslam, her durumda adaleti ve doğru şahitliği emreder. Sosyal medyada yürütülen karalama kampanyaları ise genellikle adaletten uzak, önyargılı ve genellemeci bir yaklaşım sergiler. Bu durum hem hedef alınan kişilere haksızlık hem de toplumda kin ve nefret tohumları ekmek anlamına gelir Müslümanlar, bu tür linç kampanyalarına katılmaktan veya bunları yaymaktan şiddetle kaçınmalı, aksine adaleti ve sağduyuyu savunmalıdırlar.
Dini cemaatlerin öne çıkan alim ve vaizlerinin sosyal medya platformlarında geniş kitlelere ulaşan konuşmaları, çoğunlukla farklı mecralardan alınarak orijinal bağlamından koparılmış bir biçimde sunulmaktadır. Bu konuşmalar, genellikle otuz saniyelik veya bir dakikalık kısa video kesitleri halinde özenle seçilip düzenlenmekte ve asıl anlamından uzaklaştırılarak dijital ortamda yaygın bir şekilde paylaşılmaktadır. Söz konusu içerikler, din alimleri, vaizler ve mütedeyyin bireyler hakkında toplumsal algıda yanlış anlaşılmalara ve köklü önyargıların oluşmasına sebebiyet vermektedir.
Sosyal medyanın hızlı, yüzeysel ve çoğunlukla bağlamsız bilgi akışına dayalı yapısı, bu tür kesitlerin orijinal mesajı yansıtmadan, hatta bazen çarpıtılarak yayılmasına elverişli bir zemin oluşturmaktadır. Bu durum, dini figürlerin ve dindar toplulukların toplum nezdindeki imajını olumsuz yönde etkileyerek, haksız yargıların ve genellemelerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Ayrıca, bu tür manipülatif içeriklerin yaygınlaşması, dini söylemlerin derinliğini ve bağlamını göz ardı ederek, bireylerin dini değerler ve temsilcileri hakkında yüzeysel ve yanlış izlenimler edinmesine sebep olmaktadır. Bu bağlamda, sosyal medya platformlarının bilgi aktarımındaki rolü hem dini otoritelerin hem de mütedeyyin kesimlerin toplumsal algılanış biçimini derinden etkileyen bir dinamik olarak öne çıkmaktadır.
Sosyal medya ortamında İslami edep (adab) ve ahlak kurallarını korumak da ayrı bir çaba gerektirir. Yazılı iletişimin ve anlık tepkilerin hâkim olduğu bu mecralarda, sabır, yumuşak huyluluk (hilm), affedicilik (afv) gibi erdemleri sergilemek zorlaşabilir. Tartışmalar kolayca kişisel bir hal alabilir, üslup sertleşebilir ve nezaket sınırları aşılabilir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.s.)'in iletişimdeki nezaketi, muhataplarına karşı şefkati ve hikmetli üslubu19, Müslümanlar için dijital ortamda da örnek alınması gereken temel davranış modelidir. Farklı görüşlere sahip insanlarla iletişim kurarken dahi saygıyı elden bırakmamak, kırıcı ve incitici ifadelerden kaçınmak, iddiaları delillere dayandırmak ve yapıcı bir diyalog kurmak İslami adabın gereğidir.
Özetle, sosyal medya platformları, Müslüman bireyler için hem önemli fırsatlar sunar hem de ciddi riskler barındırır. Bilgiyi yayma, İslami davet (tebliğ), eğitim, hayır işleri organize etme ve ümmet bilincini geliştirme gibi pek çok olumlu amaç için kullanılabilirken; aynı zamanda riya, haset, gıybet, tecessüs, israf, fitne gibi pek çok manevi ve ahlaki tehlikeyi de içinde barındırır. Bu nedenle, Müslümanların sosyal medyayı kullanırken sürekli bir Allah bilinci (takva), kendini kontrol etme (muhasebe) ve İslami ilkelere bağlılık içinde olmaları gerekir.
Niyetleri sürekli gözden geçirmek, paylaşımların içeriğini ve olası etkilerini İslami ölçülere göre değerlendirmek, zamanı ve kaynakları israftan kaçınarak kullanmak ve her türlü etkileşimde İslami edep kurallarına uymak, bu dijital çağda manevi ve ahlaki bütünlüğü korumanın anahtarıdır. Bu platformların cazibesine kapılmadan, onları birer araç olarak görerek, İslami değerler çerçevesinde ve ölçülü bir şekilde kullanma iradesini göstermek, her Müslümanın üzerine düşen önemli bir sorumluluktur.
4. PAYLAŞIM AHLAKI: BAĞLAMIN BÜTÜNLÜĞÜ VE SORUMLULUK
Dijital çağda neyin, ne zaman, kiminle ve hangi amaçla paylaşılacağı sorusu, mahremiyet tartışmalarının tam ortasında yer alıyor. Helen Nissenbaum’un “bağlamsal bütünlük” teorisi bu konuda önemli bir bakış açısı sunar. Nissenbaum’a göre mahremiyet, mutlak bir gizlilik hali değil, bilginin paylaşıldığı sosyal ortama uygun kurallara uymaktır. Örneğin, sağlık bilgilerimizi doktorumuzla paylaşmamız normalken, aynı bilgiyi herkese açık bir sosyal medya platformunda paylaşmamız mahremiyet ihlali olarak görülebilir. Sosyal medya, farklı sosyal çevreleri (aile, arkadaş, iş, kamu vb.) tek bir platformda birleştirerek bu bağlamsal bütünlüğü sık sık ihlal etme riski taşır.
İnsanların paylaşım yapmadan önce "Bu içeriği paylaşmamın amacı ne?", "Bu paylaşım kimleri, nasıl etkileyebilir?", "Bu bilginin bu platformda paylaşılması uygun mu?" gibi soruları kendilerine sorması, daha bilinçli ve ahlaki bir sosyal medya kullanımının temelini oluşturabilir. Özellikle dinî ve ahlaki değerlerimiz açısından bakıldığında, yapılan paylaşımların başkalarında haset veya gereksiz imrenme gibi duygular uyandırma ya da gösterişe kaçma riski taşıyıp taşımadığı da önemli bir düşünce konusudur. İslam ahlakında vurgulanan “Kendin için istediğini kardeşin için de isteme”21 prensibi, dijital paylaşımlarımızın olası etkilerini düşünme sorumluluğunu da bize hatırlatır.
5. DİJİTAL ROL MODELLER: "INFLUENCER" KÜLTÜRÜ VE DEĞERLERİN DEĞİŞİMİ
Sosyal medyanın yükselişiyle birlikte, geleneksel rol model anlayışımızda da önemli bir değişim yaşandı. Eskiden toplumda örnek alınan kişiler genellikle belirli bir alanda (bilim, sanat, spor, ahlak vb.) başarı göstermiş, saygın kişilerken, günümüzde "influencer" olarak adlandırılan sosyal medya fenomenleri öne çıkmaktadır. Bu yeni rol modellerin etkisi, genellikle uzmanlıklarından veya erdemlerinden çok, sahip oldukları takipçi ve beğeni sayıları gibi rakamsal ölçütlere dayanmaktadır.
Influencer kültürü, özellikle gençler arasında yaygın olan, belirli yaşam tarzlarını, tüketim alışkanlıklarını ve hatta değer yargılarını şekillendiren güçlü bir etkiye sahiptir. Takipçiler, influencer'larla genellikle tek yönlü, ama psikolojik olarak bağ kurdukları "parasosyal ilişkiler" geliştirirler ve onların önerilerine, yaşam tarzlarına özenme eğilimi gösterirler. Bu durum, Sherry Turkle'ın dikkat çektiği gibi23, gerçek ve derin ilişkilerin yerini daha yüzeysel ve performansa dayalı etkileşimlerin almasına katkıda bulunabilir. Görünürlüğün ve popülerliğin, başarının ve hatta erdemin ölçütü haline gelmesi, mahremiyetin değersizleşmesiyle paralel giden bir değer değişimine işaret etmektedir.
6. MAHREMİYETİN KORUNMASINDA MEDYA OKURYAZARLIĞI VE AİLELERİN ROLÜ
Dijital çağın getirdiği riskler ve mahremiyetimizi koruma ihtiyacı karşısında, medya okuryazarlığı kritik bir beceri olarak öne çıkmaktadır. Medya okuryazarlığı, sadece teknolojik araçları kullanma becerisi değil, aynı zamanda medya mesajlarını eleştirel bir gözle anlama, içeriklerin neden üretildiğini sorgulama, yalan bilgiyi ayırt etme ve dijital ortamda ahlaklı ve sorumlu davranma yeteneğini de içerir.
Bu noktada ailelere önemli görevler düşmektedir. Çocukların dijital dünyayla erken yaşlarda tanıştığı günümüzde, ebeveynlerin onlara rehberlik etmesi, riskler konusunda bilinçlendirmesi ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmelerine yardımcı olması hayati önem taşır. Bu, yasaklayıcı bir tavırdan çok, çocuklarla açık iletişim kurmayı, onların dijital deneyimlerini anlamaya çalışmayı ve birlikte güvenli internet kullanımı kuralları belirlemeyi gerektirir. Çocuklarla birlikte dijital içerikleri (oyunlar, videolar, sosyal medya akışları vb.) incelemek, içeriklerin gerçekliği, amacı ve olası etkileri üzerine konuşmak, onların medya okuryazarlığı becerilerini geliştirmede etkili bir yöntemdir. Ekran süresini yönetmek, yaşa uygun içerik filtreleri ve güvenlik ayarlarını kullanmak gibi pratik önlemlerin yanı sıra, mahremiyetin neden önemli olduğu konusunda farkındalık oluşturmak da ebeveynlerin sorumluluğudur.
7. SOSYAL MEDYA BAĞIMLILIĞI: MAHREMİYETİN İRADE DIŞI YIPRANMASI
Sosyal medya platformlarının tasarımı, kullanıcıları mümkün olduğunca uzun süre platformda tutmak ve etkileşime girmelerini sağlamak üzerine kuruludur. Beğeniler, yorumlar, bildirimler gibi anlık geri bildirimler, beyinde ödül hissi veren dopamin salgılanmasını tetikler. Bu durum, zamanla kontrolsüz kullanıma ve sosyal medya bağımlılığına yol açabilir.
Bağımlılık, bireyin iradesini zayıflatan ve sağlıklı karar verme süreçlerini olumsuz etkileyen bir durumdur. Sosyal medya bağımlılığı yaşayan bir birey, anlık tatmin ve onay arayışı içinde, normalde paylaşmayacağı kişisel bilgileri veya mahrem anları kontrolsüzce ifşa etme eğilimi gösterebilir. Bu durumda mahremiyet, bilinçli bir tercihten ziyade, bağımlılığın bir yan etkisi olarak yıpranır. Bağımlılık döngüsü içinde, bireyin eleştirel düşünme ve davranışlarının sonuçlarını öngörme yeteneği azalır, bu da mahremiyet sınırlarının giderek daha fazla ihlal edilmesine zemin hazırlar. Aile içi iletişimin güçlendirilmesi, farklı sosyal aktivitelere yönlendirme ve gerektiğinde profesyonel destek almak, sosyal medya bağımlılığıyla mücadelede ve dolayısıyla mahremiyetin korunmasında önemli adımlardır.
SONUÇ
Dijital çağda sosyal medya, insanların sosyalleşme, bilgiye ulaşma ve kendilerini ifade etme biçimlerini değiştirirken, mahremiyet anlayışımızı da derinden etkiledi. Gösteri toplumunun dijital dünyadaki yansımaları, kişisel verilerimizin ekonomik bir değere dönüşmesi, influencer kültürünün yarattığı yeni rol modeller ve sosyal medyanın bağımlılık yapıcı potansiyeli, mahremiyetimizin sınırlarını sürekli olarak zorlamaktadır. Bu karmaşık durum karşısında, mahremiyetin sadece kişisel bir tercih değil, aynı zamanda korunması gereken temel bir insani değer ve toplumsal bir sorumluluk olduğu bilinciyle hareket etmeliyiz.
Bu çerçevede, eleştirel medya okuryazarlığı becerilerinin toplumun tüm kesimlerine kazandırılması, özellikle çocukların ve gençlerin dijital riskler konusunda bilinçlendirilmesi ve ailelerin bu süreçte aktif rol alması büyük önem taşımaktadır. Ayrıca, dinî ve ahlaki değerlerimizin dijital dünyadaki yansımaları üzerine düşünmek, teknoloji kullanımı ile temel insani değerlerimiz arasında bir denge kurmaya çalışmak, dijital çağın getirdiği zorluklarla başa çıkmada bize yol gösterebilir. Mahremiyetin korunması, teknolojik gelişmelerden uzak durmak anlamına gelmez; tam tersine, teknolojiyi bilinçli, ahlaklı ve sorumlu bir şekilde kullanarak hem bireysel hem de toplumsal iyiliği gözeten bir dijital gelecek inşa etme çabamızın bir parçası olmalıdır.
Kaynak:

HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.