Sivas’tan Beyoğlu’na
...
Türkiye’de devletin sahadaki dili değişiyor. Eskinin yalnızca talimat veren, denetleyen ve mesafe koyan devlet görüntüsünün yerini; temas kurmaya çalışan, kültürel görünürlük üreten ve toplumsal duyguyu organize eden yeni bir temsil biçimi alıyor.
Bir Anadolu şehri olan Sivas artık yalnızca yatırımla, kamu
binalarıyla ve toplumsal bellekte iz bırakan acı olaylarla anılmak istemiyor.
Sinema üzerinden hikâye üretmeye, kültürel kimlik oluşturmaya ve şehir markası
kurmaya çalışıyor. Dün akşam ödül töreniyle sona eren Uluslararası Sivas Film
Festivali, haberlere yansıdığı kadarıyla görkemli bir açılışa sahne oldu.
Festival kortejinde nostaljik unsurları, yöresel
kıyafetlerin, geleneksel figürlerin ve modern sinema atmosferinin aynı anda
kullanılması da tesadüf değil. Bu durum; hikâye üretme, kültürel kimlik
oluşturma ve şehir markası kurma çabasının önemli bir göstergesi olarak
karşımıza çıkıyor.
Sivas Valisi Yılmaz Şimşek’in açılış konuşmasındaki şu
ifadesi de bu yaklaşımın önemli bir yansımasıydı: “Sinemayı sadece bir sanat
dalı olarak değil, şehirleri anlatan, hafızayı canlı tutan ve kültürleri
buluşturan güçlü bir araç olarak görüyoruz.”
Artık şehirler yalnızca ekonomik olarak değil, kültürel
görünürlük üzerinden de yarışıyor.
Burada mülki idarenin değişen rolüne özellikle dikkat çekmek
isterim. Mülki idare amirleri artık yalnızca merkezi idarenin temsilcisi değil;
aynı zamanda şehir vitrini oluşturan, kültürel atmosfer kuran ve kamusal duygu
yöneten figürlere dönüşüyor.
Kültür ve sanat uzun yıllar boyunca yalnızca büyükşehirlerin
veya belli çevrelerin alanı gibi görüldü. Anadolu şehirlerinin festival
üretmesi, korolar oluşturması ve kültürel organizasyonlara yatırım yapması
oldukça kıymetlidir.
Uluslararası Sivas Film Festivali bu açıdan önemli bir
örnek. Bir şehrin film festivali düzenlemesi kıymetlidir. Ancak festivalin
gerçek niteliğini belirleyen şey kırmızı halı değil, seçici kurulun entelektüel
ağırlığıdır. Çünkü sinema yalnızca görüntü üretmez; hafıza, estetik ve düşünce
üretir.
Ancak tam da burada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Bu
organizasyonlar gerçekten kültürel derinlik mi üretiyor, yoksa iyi tasarlanmış
kamusal vitrinler mi oluşturuyor?
Festivalin ön izleme jürisinin ağırlıklı olarak iletişim
alanındaki akademisyenlerden oluşturulması bu nedenle eleştiriye açık bir alan
oluşturuyor. Listeye bakıldığında elbette iletişim alanı içinde sinema çalışan
akademisyen de var. Ancak uluslararası iddia taşıyan festivallerde;
yönetmenlerin, sinema eleştirmenlerinin, festival programcılarının ve sinema
kuramcılarının daha görünür olması beklenir.
Çünkü kültürel organizasyonların kalıcılığı protokol
yoğunluğuyla değil, oluşturduğu entelektüel atmosferle ölçülür. Bu kapsamda ön
izleme jürisinin önümüzdeki yıllarda daha çok sinema alanındaki isimlerden
oluşturulması, festivali daha da güçlendirecektir.
Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından düzenlenen “Beyoğlu’ndan
Kardeş Sesler Korosu” konserinde Türk, Ermeni, Rum, Kürt, Arap ve yabancı okul
öğrencilerinin aynı sahnede farklı dillerde şarkılar söylemesi dikkat
çekiciydi. Özellikle organizasyonun Atatürk Kültür Merkezi gibi Cumhuriyet’in
kültürel hafızasında güçlü sembolik karşılığı olan bir mekânda yapılması,
devletin artık kültürel çeşitliliği tamamen görünmez kılmak yerine kontrollü
biçimde sahneye taşıdığını gösteriyordu.
Beyoğlu Kaymakamı Abdullah Atakan Atasoy’un konuşmasındaki
şu vurgu da organizasyonun ruhunu özetliyordu: “Toplumların gücü,
farklılıklarına rağmen aynı duyguda buluşabilme kapasitesiyle ölçülür.”
Burada dikkat çeken şey yalnızca müzik değil, devletin
dilidir. Bir dönem farklı dil ve kültürel kimlikler daha çok güvenlik eksenli
tartışmaların konusu olurken, bugün aynı unsurlar “kültürel zenginlik”
vurgusuyla kamu sahnesine çıkarılıyor.
Beyoğlu özelinde dikkat çekici bir başka nokta ise bu
etkinliğin uzun süredir düzenlenmesine rağmen kurumsal görünürlüğünün sınırlı
kalmasıdır. Beyoğlu gibi sembolik değeri yüksek bir ilçede gerçekleştirilen bu
organizasyonun, kaymakamlığın resmî internet sitesinde dahi yeterince yer
bulamaması önemli bir eksikliktir. Etkinlik daha çok sosyal medya
platformlarında görünür olmuş, en geniş haliyle de MİA Haber’de
haberleştirilmiş.
Bugün Türkiye’de her ne kadar Ankara bürokrasisi mülki
idareye; kamu düzenini sağlama, kriz yönetme, koordinasyonu yürütme ve sorun
çıkarmama gibi sınırlar çiziyor olsa da mülki idare amirleri artık yalnızca
bunları yapmıyor. Aynı zamanda sahne kuruyor, hikâye üretiyor ve toplumsal
duygu yönetiyor.
Kaymakamın korosu da valinin film festivali de aynı
dönüşümün parçalarıdır. Bugün bir kaymakam gençlerle aynı sahnede çok dilli
şarkılar söylenen bir koroya öncülük ediyor; bir vali ise uluslararası film
festivaliyle şehir markası oluşturmaya çalışıyor.
Kültür alanında asıl belirleyici olan, organizasyonun
büyüklüğü değil; ortaya koyduğu düşünsel ağırlıktır. Çünkü sahne kurmak
kolaydır. Asıl sorgulanması gereken, kurulan sahnenin gerçekten kültür üretip
üretemediğidir.
Beyoğlu’ndaki “Kardeş Sesler Korosu” ile Sivas Uluslararası
Film Festivali eksiklerine rağmen aslında birbirinden çok farklı
organizasyonlar değil. İkisi de devletin yeni kamusal yüzünü gösteriyor.

YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.