Koltukta Otururken Kendini Devlet Sanmak

...

Erfelek'ten Kaynaşlı'ya, Denizli'den bugüne değişen isimler; değişmeyen soru: Mülki idare amiri makamı mı temsil eder, yoksa makamı kendisiyle mi özdeşleştirir?

Devletin taşradaki yüzü bazen bir kararnameyle değişir, bazen bir imzayla, bazen de tek bir cümleyle.

Son günlerde mülki idare camiasından kamuoyunun önüne düşen iki ayrı dosyanın ilkinde görevdeki bir kaymakam, 30 Ağustos Zafer Bayramı töreni öncesinde koruma görevlisiyle yaşanan tartışmanın tarafı oldu. İş, karşılıklı hakaret, tehdit ve kasten yaralamaya teşebbüs iddiaları nedeniyle adli soruşturmaya kadar uzandı.

İkinci dosyada eski bir kaymakam, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, görev yaptığı dönemde eski valisi tarafından baskı gördüğünü, bazı işlemler nedeniyle kendisine yönelik idari süreçler işletildiğini öne sürerek yıllardır sustuğunu, ancak kendisi hakkında çıkan haberler üzerine konuşmak zorunda kaldığını açık açık anlattı.

Makamının ağırlığı ne zaman korunur; susarak mı, konuşarak mı?

30 Ağustos Zafer Bayramı töreni öncesinde kaymakam ile koruma görevlisi arasında yaşanan tartışmayla ilgili soruşturma sonuçlanmadan “kaymakam küfretti” diye kesin hüküm kurulamaz. Fakat “olay yokmuş” da denilemez. Çünkü ortada savcılık tarafından doğrulanmış bir soruşturma var.

Bu noktada mülki idare açısından sorulması gereken soru şudur: Bir kaymakam öfkelenemez mi? Elbette öfkelenebilir. Ancak herhangi bir insanın öfkesi ile makam sahibinin öfkesi aynı sonuçları doğurmaz. Kaymakamın makamı, kişisel davranışının üzerine bir temsil sorumluluğu yükler. Vatandaş karşısındaki kişide yalnızca Ali Tuğrul Yıldız'ı görmez. Kaymakamı görür. Kaymakamda da devleti görür.

Devlet adına görev yapan bir kaymakam hakkında adli soruşturma sürerken, siyasi aktörlerin kaymakamlık önünde destek açıklaması yapması… Buna karşılık olayın tanığı olduğunu söyleyen bir siyasi parti ilçe başkanının kaymakam aleyhine iddiaları… Ve bütün bunların ortasında mülki idarenin tarafsızlığı ve devletin temsil makamının siyasi tartışmanın merkezine çekilmesi.

Eski Kaynaşlı Kaymakamı Ali Açıkgöz, hakkında “soruşturma sonucunda ihraç edildi” şeklinde haberler çıkması üzerine 4 Eylül 2026 tarihli beş sayfalık bir açıklama yayımladı.

Açıkgöz, kendisine böyle bir nihai ihraç kararının tebliğ edilmediğini belirterek, Kaynaşlı'da görev yaptığı dönemde eski Düzce Valisi Selçuk Aslan tarafından baskıya maruz bırakıldığını ileri sürdü. Açıklamasında Yeşilay Uluslararası Gençlik Kampı projesi üzerinden yaşandığını iddia ettiği görüş ayrılıklarını, bazı telefon görüşmelerini, hakkındaki inceleme sürecini ve kendisine yönelik olduğunu öne sürdüğü baskıları anlattı.

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Açıkgöz'ün anlattıkları iddiadır. Bunların tamamı yargısal veya idari makamlarca kesinleşmiş gerçekler değildir. Ama başka bir gerçek daha vardır: Bu iddiaların bir bölümü, kamuya açık belgelerde karşılığı bulunan idari işlemlerle aynı dosyada durmaktadır.

Örneğin Yeşilay Uluslararası Gençlik Kampı'nın ikinci etap yapım işi 2024 yılında Düzce İl Özel İdaresi tarafından 21/b pazarlık usulüyle gerçekleştirildi. 2024/630042 İKN'li ihalenin sözleşme bedeli 300 milyon TL olarak kayıtlara geçti.

Ancak bu dosyanın asıl önemli tarafı ihale tekniği değil. Bir kaymakam, valinin talimatı olduğu ileri sürülen bir konuda hukuka, kamu yararına veya kendi idari sorumluluğuna aykırılık gördüğünde ne yapacaktır?

Kamuoyuna yansımayan vali ile kaymakam, vali ile vali yardımcısı arasındaki gerilimlere tek örnek de iddia edilen bu olayla sınırlı değildir.

Yukardaki olaya ilişkin dönemin Valisi Selçuk Aslan sosyal medya hesabından kendi avukatının yaptığı duyuruyu paylaşarak yapılan işlerin Sayıştay denetiminden geçtiğini ve usule aykırı bir işlem tespit edilmediğini açıkladı.

Yazıcıoğlu Döneminden Kalan Başka Bir Ders

Recep Yazıcıoğlu'nun 2003 yılında vefatının ardından Denizli'de Vali Vekili olarak görev yapan Mehmet Büyüktaş, Yazıcıoğlu'nun geliştirdiği jeotermal kaynakların kullanıma yönelik projesi kapsamında, Denizli'nin jeotermal kaynaklarının bir şirket eliyle işletilmesine yönelik bir ön protokol imzalamıştı.

Sonrasında bazı vali yardımcılarının, kendilerine yakın gazeteciler üzerinden bu sözleşmeyi “Denizli'nin Sevr'i” şeklinde nitelendirerek protokole karşı duruş sergilediklerine tanık olmuştum. Sonuçta ön protokolün ömrü de olmadı.

Burada dikkat çekici olan, sözleşmenin kendisinden ziyade mülki idare içerisindeki farklı düşüncenin nasıl dışarıya taşındığıdır. Bir tarafta makamın imzası vardır. Diğer tarafta o imzaya karşı çıkanların kamuoyu oluşturma yöntemi…

Recep Yazıcıoğlu'nun Denizli'deki kısa görev döneminden sonra bile jeotermal kaynaklar üzerinden ortaya çıkan tartışma, bize bugün de geçerli bir şeyi hatırlatıyor: Devlet yönetiminde her imza, sadece bir imza değildir. Bir kamu kaynağına, bir şehrin geleceğine, bir doğal kaynağa veya bir kamu politikasına ilişkin imza, kamu adına kullanılmış yetkidir. Dolayısıyla eleştiri de kişisel olmaktan çıkar, kamusal hâle gelir.

Burada konu ne eski Düzce Valisi ne Kaynaşlı Kaymakamı ne Erfelek'teki tartışmadır ne de yıllar önce Denizli'de imzalanan bir jeotermal sözleşmesidir.

Konunun öznesi makamdır.

Makamın nasıl kullanılacağı, nasıl korunacağıdır. Makam sahibinin, o koltukta otururken kendisiyle devleti birbirine karıştırıp karıştırmayacağıdır.

Devletin ciddiyeti de tam burada başlar:

Koltukta otururken kendini devlet sanmamak…

Koltuktan kalkarken de devleti kendinden ayırabilmek

Etiketler :
Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
0 Yorum